6.23.2007 - BOŞLUK (4)
J Gerçekliği düşünme çabamızın, modern bilimin bütün edinimlerini bir araya getirmesi gerekir, yoksa başarısız oluruz.
J Rastlantı tek başına sadece dağınık yığınlar üretir. Saatçi sadece tekdüze saatler yapar.
J
Rastlantıyı ya da saatçiyi yardıma çağırmak, güven veren, sorumluluktan kurtaran kolay çözümlerdir.
J Yetişkin olmak, fazla sıkıntı çekmeden, ‘Noel Babanın” var olmadığını kabul etmektir. Kuşku ve kesinsizlik içinde yaşamayı öğrenmektir.
J İki bin yıl önce, Epikuros ölüm korkusunun bağımlılık ve boyun eğmeyi içerdiğini keşfetti. Ona göre, bundan kurtulmak için, “sonra” diye bir şey olmadığına inanmak yeter. Ne ki zeka kaygıyı iyileştirmez. Sonranın dinsel kaygısından, Noel Babaya inanmayı bıraktığımız gibi kurtulamayız.
Çağın sorunu insanın gereksinim duyduğu bu kutsallığı yeniden yaratmaktır, ama insanda neden olduğu sömürüye karşı koyarak.
Bilim bize var olan her şeyin -taş, yıldız, kurbağa ya da insan- aynı maddeden, aynı temel parçacıklardan yapıldığını öğretiyor. Tek fark parçacıkların biribirine göre düzenlenişinde. Tek fark karmaşıklık piramidine tırmanmak için gereken basamakların sayısında.
J Bilimsel bilgiler bize insanın yeni bir imgesini veriyor. “Dünyanın merkez” olma iddialarından vazgeçmek zorunda kalan insan yeni bir yer ediniyor. Kendini doğanın düzenlenmiş varlıkları arasında çok yükseğe yerleştiriyor. Bütün kozmik olguları içinde barındıran bu uzun hazırlığın kendisini götürdüğü yere.
Bu yeri, kökeni ne olursa olsun bütün insan kardeşleriyle paylaşıyor. İnsan Haklarına saygı aynı zamanda evrenin tarihinde her bireyin öneminin bilincine varılması demektir.
J Kütle ve hacim ölçeğinde insan hiçtir: Sınırsız uzayda bir toz tanesidir. Ancak çok daha anlamlı olan düzenlenme ölçütüne göre çok yükseklere yerleşir. Bizim bilgimize göre en yüksek basamakta, evrenin görülebildiği, kendi kökeni ve geleceği üzerine sorular sorabildiği bir yerde bulunur. Bizden önce kimse -en azından bizim gezegenimiz üzerinde- bu sorgulamaları yapamamıştır.
Bulutsular ve atomlarla birlikte, var olan her şeyle birlikte maddenin düzenlenişinin bu engin deneyimine katılıyoruz. Evrene yabancı olmak şöyle dursun, milyarlarca ışık yıllık bir genişlikte sürüp giden bir serüvenin içinde bulunuyoruz. On beş milyar yıllık bir gelişmeden sonra bizi yaratan bir kozmosun çocuklayız. Hindu geleneğinde olduğu gibi, taşlar ve yıldızlar bizim kardeşlerimiz. Böylece verimli yaşam alanımızın ortaya çıkmasına katkıda bulunmuş olan bütün canlılara, bitkilere ve hayvanlara bağımlı olduğumuzu keşfediyoruz.
J ”İnsani olan hiçbir şeyin bana yabancı olmadığını düşünüyorum” diye yazıyordu Terentius, iki bin yıl önce. Buna şu eklenebilir: Fizikle, kimyayla, biyolojiyle ilgili hiçbir şey bana yabancı değildir.
Bilim “Tanrı var mı? Yaşamın bir anlamı var mı? Ölümden sonra yaşam var mı?” gibi sorulara yanıt veremese bile, bilimsel bilgiler kendimizi yıldızlara, bitkilere, hayvanlara göre kozmosta bir yere yerleştirmemize izin veriyor. Bunlar bizim geçmişimizi yeniden anlatıyor, kozmik köklerimizi yeniden buluyor, kendini düzenleyen maddenin, içinde bizim de yer aldığımız serüvenini betimliyor.
J Kendine bir türlü yakasını sıyıramadığı problemler yaratan “aşırı-düşünce”den sakınmak gerek. Tanımlanamayan iki kavram olan “madde’ ile “ruh’ çevresinde maddeciler ile ruhçuların kavgası, örneğin.
Ya da Voltaire’in tanrıbilimi. “Saatçi yoksa bir saat hayal edemem.” Böyle bir uslamlama doğrulanışını günlük yaşamımızda bulur. Gerçekliğimizin ölçeğinde, bu uslamlamadan kaçılamaz. Voltaire bunun tüm evren ölçeğine genelleştirilebileceği varsayımını getirmiştir. Voltaire gibi, evrenin dışında bir varlığın var olduğu sonucuna varılabilir mi?
Düşüncenin alçakgönüllülüğü. “Minimal düşünme” deyimini severim. Yorumların kendi kendine işleri karıştırmasına engel olmak için gözlemlerin “en yakınına” dayanılır.
Kozmosun evrimi boyunca karmaşıklığın artışı bana en önemli kozmolojik gözlem olarak görünüyor. Benim bu olgu karşısındaki tepkim, daha çok sözcüğün en belirsiz anlamında “canlıcı” turden olur. Doğada gizemli bir biçimde düzenleme dürtüsünün bulunduğu düşüncesini gönülden kabul ederim. Bir yerlerde” bunun bir tasarıya karşılık geldiğini de.
Kimin, neyin tasarısı, kim için, niçin?
Hiçbir şey bilmiyorum.
Bu sözcükleri dile getirerek çok ileri gittiğimin bilinciyle, burada duracağım...
J Yaşamın ve ölümün anlamı konusunda Tanrının “akıl almaz” sessizliği. “Kulaklarınızı açın” diye yanıtlar inananlar. Ne ki kültürden kültüre yanıtlar değişir. Çok sayıda Cisimleşme mi, cennette yeniden dirilme mi? Belki de fark önemsiz.
J Çocukken İkinci Dünya Savaşını yaşadım. Yok etme kampları bana dünyada korkunun varlığını öğretti. Sonra Normandiya çıkarması oldu. Sonunda adalet egemen oldu ve kötüler cezalandırıldı.
Çocuğun korkuyla temas kurduğu ilk düzeydir bu. Sinemada ya da televizyonda öykü iyi biter. İkinci düzeyde çocuk, gerçeklikte öykünün çok kötü de bitebildiğini keşfeder. Hututlar ile Tutsiler kendi “çıkarmalarını” korkarım uzun süre bekleyecekler.
J Deniz uzun beyaz dalgalarını sivri kayalıklara doğru atıyor. Zeytin ağaçlarının yeşili bir bulut kümesinin sessizce dolaştığı gökyüzünü sahnenin önünden ayırıyor. Gün muhteşem, dünya güzel.
Peki Cezayir... Peki Kosova... Her gün haberler geliyor, hepsi biribirinden korkunç. Katliamlar, açlık, kolera, acı sonsuz gibi. Önümdeki bu şen denizin birkaç bin kilometre ötesinde korku hayal gücünün sınırlarını aşıyor. Binlerce kurban.
Bilmemek isterdik. Can çekişen çocukların şişmiş yüzleriyle, üst üste yığılmış kadavraların ölü imgeleriyle karşı karşıya kalmamak. Bunları artık düşünmemek: Neye yarar ki bu? Gözlerini Akdeniz’in mavisine dikmek. Ama bu gerçekler o kadar kolay unutulmaz. Her yanımızı kuşatır, her yanımızdan taşarlar. Nasıl yapmalı?
Bu imgeleri edilgin olarak kaydetmek yerine, onlara meydan okumalı. Hangi mesajları taşıyor bu imgeler? Bu mesajları nasıl almalı?
İlkin genel bir saptama. İnsan açısından, artık hiçbir şey kozmik karmaşıklık artışının “güzel tarihinde” yürümüyor. Doğa güçlerinin müdahalesiyle başlangıç koşullarından çıkış, evrenin tarihinin hoş bir imgesini veriyor. Yıldızlarda atomlar oluşuyor, yaşam ortaya çıkıyor ve Dünya üzerinde gelişiyor. Bu bağlamda, insanın korkuya ve çılgınlığa kapılmamayı başaramaması, gerçekliğin ve evrimin anlamına ilişkin her türlü “iyimser” yoruma en büyük engel.
Alınması daha da zor olan ikinci bir mesaj: Korku kesinlikle geri gelecektir. Şimdiye dek bizi yok etmediyse, şanslı olduğumuz içindir. Ona meydan okumaya hazırlanmak gerek. Ona edilgin olarak katılmayı reddetmek. Hayır demeye çalışmak. Bitmez tükenmez intikam mantığından kurtulmak. Hututlar Tutsileri katleder, çünkü Tutsiler Hutuları katletmiştir. Sırplar Hırvatları ortadan kaldırır, çünkü... Her zaman iyi bir gerekçe vardır ve katliamlar bitmez tükenmezcesine biribirini izler.
İntikamın toptan reddi ondan kurtulmanın tek olanakh biçimidir. Ödenecek bedel yaşamını yitirmektir. Kazanılacak ödül “yaşamı” kurtarmaktır.
J Değiş tokuşa ve yardımlaşmaya vurgu. Doğa zaten harekete geçmiştir. Bize de onu izlemek düşer. Dirimsel stratejilerden aldığımız mirası bilgece yönetmek, doğaya kendini aşmayı sürdürme şansını vermenin tek biçimidir.
J Doğa bize tamamen ahlakdışı görünür. Kedi işini bitirmeden önce fareyle uzun uzun oynar. Romalılar vahşi hayvanların insanları parçalayışını görmek için sirke gidiyorlardı. Doğal olan ille de dilenir olan değildir. İnsanoğlu kendini ‘doğanın bilinci” göreviyle öne itilmiş bulur. Ona düşen, kabul edilebilir davranış normlarını ortaya koymaktır. Doğanın yetersizliklerine çare bulmak.
J
“Yaşamdan yana” olmak. Yaşayan her şey için evrensel acıma. Bu yeğlemeler ussallık bakımından değil, değerler bakımındandır. Ussallık aşağıda yer alır. “Sağduyulu olan” ile “ussal olanı” biribirinden ayırmak gerekir. ilki sezgiyi ve duygusal olanı içerir. İkincisi ise yalnızca mantık sürecinin düzgün ilerleyişi anlamına gelir.
J Darwinci bakışta zeka “yaşam savaşında” temel bir kozdur. Peki biyolojik evrim çerçevesinde bilinç hangi rolü oynar? Bilince zekanın eşlik etmesi zorunlu mudur? Gelecekte bilgisayarlar insanlar kadar zeki hale gelirse, kendi varlıklarının ve kendilerini çevreleyen dünyanın varlığının bilincinde olacaklar mı?
Bilinç başka şeylerin yanı sıra ölümlü olduğumuzu keşfetmemize yarıyor. Bunu bilmemek daha iyi olmaz mıydı? Öleceklerini bilmeyen hayvanlar -en azından öyle sayıyoruz-ölüm kaygısını yaşamıyorlar. Onları nasıl kıskanmayalım.
Buna karşılık, bilinç varlıkların buluşmasını sağlıyor; ötekinin öteki olarak tanınmasını. Biribirine bağlanmış bilgisayarlar karşılıklı duygular besleyebilirler mi biribirine? İki böceğin çiftleşmesi iki insan arasındaki duygusal buluşmadan daha az görülür.
J
Acıma ötekinin acısının, kaygısının bilincinden doğar. Duygu gibi o da bilinç olmadan var olamaz. Dünya ve evrenle ilişki ise hiç olmaz. Bilgisayarlar varoluşlarının anlamını kavramaya çalışmazlar.
Varoluşun geçiciliğinin bilinci şimdiki ana değer katar.
J Geri kalanlara, bizden sonra yaşayacak olanlara bir çeşit manevi vasiyet bırakmamız gerek. Birkaç yıl birlikte olduğumuz gerçekliğin (“Üç küçük tur ve sonra çekip giderler”) anlamı konusunda algıladığımızı ve kavradığımızı sandığımız şeyi onlara iletmemiz gerek. Bu varlığı yönetme biçimimiz üzerine reçetelerimizi onlara aktarmamız gerek. Buna yaşama mesleği ya da yaşama sanatı denebilir.
İçten içe şu kanıyı taşıyorum ki başka varlıklarla -yol arkadaşlarımızla- ilişki kişisel yaşamımızın ve kesin olarak tüm kozmik evrimin en gizemli ve en önemli öğesidir.
Önemli olan evrenle temasın zenginliğinde yer alır. İç dünya ile dış dünyanın biribirine kavuştuğu yerde. Haz ve seyir düzeyindedir. Müzik dünyanın yüreğine girmemizi sağlar. Mozart’ı, Schubert’i, Wagner’i dinlerken, yaşam ile müziği yaratan evren için içimde karşı konmaz bir coşku ve minnet duygusunun yükseldiğini hissediyorum.
H u b er t R e e v e s
BOŞLUK - (Tübitak Yayınlarından iktibas edilmiştir.)
|