6.24.2007 - BOŞLUK (2)
Düşsel boyutları bir yana, yıldızlar gerçekten vardır. Üstelik onların gizemi hakkında sahip olduklarımızı artık yalnızca düşe borçlu değiliz. Teleskoplar sayesinde yıldızlar da bilgi nesnesi oldu. Onların evrendeki yerlerini keşfediyor ve anlıyoruz; kendi varoluşumuzun tarihindeki başrollerini de.
J Rönesans’la ve teleskopların gelişmesiyle birlikte, gökyüzü birdenbire dev boyutlar kazandı, Yer artık çevresinde yıldızların döndüğü devinimsiz bir kütle değildir. Ay ve gezegenler gibi o da bir gök cismidir. Bütün bu yıldızlar da bir an için dünyanın yeni merkezi haline gelen Güneş’in çevresinde dönerler
Ama bu uzun sürmedi. Çabucak anlaşıldı ki Güneş Aysız güzel gecelerde gökte parlayanlara benzer bir yıldızdır. Doğrusu, Samanyolumuzun kenar mahallelerinde bir yerde kaybolmuş, tamamen sıradan bir yıldız. Öteki yıldızlar bizim Güneşimiz kadar parlamıyorsa, bu yalnızca çok çok daha uzakta olmalarındandır. (Anaksagoras bunu ta o zaman görmüştü). Işık bize Güneş’ten sekiz dakikada gelir, ama öteki yıldızların ışığının gelişi çok yıllar alır.
XVIII. ve XIX. yüzyıllarda evren bizim bugün galaksi dediğimiz Samanyolu’yla bir sayılıyordu.
Sonra, yüzyılımızın başında, yeni bir bilgi: Galaksimiz tek değil!
Durmadan yenileri keşfediliyor, bizimkinin az çok benzerleri. Şimdiye dek milyarlarca ışık yılı uzaklığa dağılmış yüz milyarlarca galaksi ortaya çıkarıldı. Sayılan belki de sonsuz.
J
Penceremden, yavaş yavaş geceden çıkan karanlık denizi görüyorum. Bakışım harelenen dalgalan izliyor. Sabah güneşi kıyı boyunca beyaz kumları, ardından ufuktaki burnu ve hala gecenin içinde olan bulutların pembe sınırlarını aydınlatıyor.
Yer kendi çevresinde dönüyor ve küremizin bu bölgesi bir kez daha aydınlığa giriyor. Gecenin karanlığında hasım ve düşmanca olan koca okyanus, yeniden yumuşak yüzünü takınıyor. Yabancı yıldızların yörüngesindeki başka gezegenleri düşünüyorum, şu anda eceden gündüze geçmekte olan ve sakinlerinin bakışlarını kaygılardan kurtaran.
J Kıyı boyunca sayısız yerleşim uzanıyor. Birkaç milyon yıl önce Yer’in bu hareketi ışığı buraya, yaban kira getirmişti. Daha sonra insanoğlu çoğaldı ve evler ortaya çıktı. Bugünse ben, Sicilya’nın bu köşesinden bu dünyaya ne olduğuna bakıyorum.
Güneş akkor halinde bir gaz kütlesidir. Yarıçapı Yer’in Ay’a uzaklığından iki kat daha büyüktür. Merkezdeki sıcaklığı on altı milyon derecedir. Dört milyar beş yüz milyon yıldır hidrojeni helyuma dönüştüren nükleer tepkimelerin merkezidir.
Soyutlamanın sınırında sonsuz gizlerle dolu olan bu yıldız, Baudelaire’in deyişiyle, “kendi donan kanında boğulduğu” zaman bize heyecan veren yıldızdır. Kızıl top üstünde zeka ile duyarlık bir araya gelir. Bilimsel bilgiler gerçek dünyanın algılanışını zenginleştirir.
J 25 Çağdaş gökbilimin mesajı. Eskiler gibi biz de göğe bağlı olduğumuzun bilincindeyiz. Ama daha önce hiç kimsenin hayal etmediği genişlikte bir çerçeve içinde. Yaşamımız dev bir boyut içinde yer alıyor. Gezegenler, yıldızlar, galaksiler onun büyüleyici parçaları. Varoluşumuzun kozmik tınlamaları var.
J Orman eşzamanlı görüntüler halinde ağaçların yaşamını anlatıyor. Taze sürgünler, yetişkin bitkiler, yaşlanan kütükler. Toprak kuru dallarla kaplı. Dalların döküntülerinden yeni tohumların filizlendiği humus oluşuyor.
Orman bize yaşama kendi dinamik açısından bakmayı öğretiyor. Yaşamın dünyanın süresi içinde bütünleştirilmiş bir algısını edinmeyi...
J Mayıs sabahı. Bir kurbağa bir nilüfer yaprağının üstünde durmuş, güneşte ısınıyor. Elma çiçeklen koca koca açmış, koku saçıyorlar; çeşit çeşit böcek, yabanarıları, balarıları çiçeklerin çevresinde dolaşıp duruyor. Bir kelebek. tam bir ustalıkla yönettiği uzun bir hortumu taçyapraklarına daldırıyor.
Becerikliliği, kendine güveni beni etkiliyor. Ne yapacağını çok iyi biliyor. Gerçekten işinin ehli. Düşünüyorum: Kelebeğin işini kelebek bilir. Onun yaşamı kendi önüne açıkça çizilmiş. Varoluşunun biçimini düşünmesi gereken insanın kaygısını o bilmiyor.
J İnsanoğlu, hayvan gibi, doğasının kendisine dayattığı temel gereksinimleri karşılamak zorunda. Bu gereksinimler onun dünyaya bakışına biçim veriyor. Sayan aslanı için sevimli ceylan ilk olarak kendisini kıvrandıran açlığı dindirmenin bir aracıdır. Batılı oduncu için roman her şeyden önce bir işletmedir.
J Varlıkları var oluşlarının ortasında bir araya getirme, yeryüzündeki yolculuğumuzun bu parkurunda yol arkadaşlarımızı buluşturma arzusu ile istenci, bu faydacı bakışın öte geçer. Bu gür ve dingin dalların altına girip koca ağaçların yoğun varlığı içinde yürür ben yokken de onların orada olduğunu düşünüyorum; ben artık olmayacağım zaman onların var olacağını...
Dünyaya nasıl bir bakış eşlik eder ki, karnı tok aslanın sayan otları arasındaki sakin adımlarına? Bir şeyler söylemek, bu şeylerin söylenebilir oldugunu göstermek demektir aynı zamanda.
Atomlar kalıcıdır. Yok edilemezler. Oysa canlı organizmalar sürekli olarak tehdit altındadır. Yaşamımızı sürdürmek için savaşmak zorundayız. Ama uzun vadede ölüme mahkumuz. Hayatta kalma umudumuz bütünüyle dölümüzde kendini sürdürür. Soyun devam etmesi için, döllerimizin döl verecek çağa ulaşması için, onları korumamız, özenle kucaklamamız, o güç yaşama mesleğini onlara öğretmemiz gerekir.
J
“Doğa” dediğimiz şu gizemli varlıkla yüzleşmemiz gerek. Çünkü onun parçasını oluşturuyoruz ve onunla içten bağlıyız. Varoluşumuzun ardındaki gizli eldir o. Her yerde ona dokunuruz ya da daha doğrusu o her yerde bize dokunur, ama biz onu pekiyi bilmeyiz.
Ona akılla ve duyularla yaklaşırız. Dış iletişim ve iç düşünceyle. Bilimin doğa hakkında bize söylediği ve sanatın duyumsattığı.
J Doğayı olduğu gibi algılamanın güçlüğü bizim ondan çıkıyor olmamızdan ileri gelir. Biz onun parçasıyız; onun bizde uyandırdığı izlenimler ve tepkimeler de öyle.
Doğa bizim aracılığımızla kendine kendisinin bir imgesini gönderir.
J Milyarlarca yıldır süren bir tarihin içinde yer alıyoruz. Bize şimdi çok tanıdık gelen bu olgu daha birkaç yüzyıl önce insanoğlunca bilinmiyordu.
Bir kazı makinesi kırda bir havuz isteyen kentli için çukur kazıyor. Oluşan toprak yığınları içinde yontulmuş çakmaktaşları görülüyor. Birden, insanoğlunun yüz binlerce yıldır gezegenimizde yaşadığı olgusuyla karşı karşıya kalıyoruz. Kendi yaşamlarının da içinde bulunduğu uzun destanın varlığından hiç kuşku duymayan insanların.
Tıpkı art arda sayısız kuşağın tarihini giderek daha iyi ortaya çıkardığımız gibi, gezegenin biribirini izleyen çok sayıda jeolojik dönüşümlerini de keşfediyoruz. Sonra, galaksimizin varoluşunun ilk adımlarını, kozmosumuzun on beş milyar yıldır geçirdiği evrimin dönüm noktalarını öğreniyoruz. Bilimsel bilgiler, şimdimizi dev uzaylara ve sürelere dayandırıyor. Bizi evrenin bütününe bağlıyor.
J Sık sık sorulan bir soru: ‘Evren bilinci ortaya çıkarmak için mi programlanmıştı?” Bugün keşfettiğimiz başlangıç özellikleriyle donanmış olan evrenimizde bilincin ortaya çıkmasının kaçınılmazlığını sorgulamak daha iyi olurdu.
J
Güzel doğada mı?
Güzellik dünya ile onu algılayan insanoğlunun buluşmasından doğar.
“Çılgın bir ot gördüm Adını öğrendiğimde Onu daha güzel buldum.”
Görülünce güzelleşti, adlandırılınca daha da güzelleşti.
“Monet İle-de-France’ın nilüferlerini resmettiğinden beri, hepsi daha güzelleşti, daha irileşti.” (Gaston Bachelard)
Güzellik insanın bakışından kaynaklanır. Ne ki insanın bakışı da doğadan kaynaklanır.
J
Güzel ya da çirkin, her yüzün ardında. birisi vardır.
J Gördüğüm kişi onda ne gördüğümü bilmez.
Ben de beni gören kişinin bende ne gördüğünü bilmem.
Dostlarımla birlikteyken, bana en az tanıdık gelen yaz kendi yüzümdür.
J Birisinden, emeklemek için kollarını ve bacaklarını hangi sırayla hareket ettirdiğini, hareketsiz durarak betimlemesini isteyin. Çoğu durumda, yanıt hatalıdır. Oysa her insan bunu hatasız yapar. Kaslar “bilir”, düşünce ise el yordamıyla arar.
|