6.24.2007 - BOŞLUK (1)

Hubert Reeves
BOŞLUK
Gölün suyu dingin. Hava hafif sisli. Yaprakların taze yeşili dağların soluk mavisi üzerine düşüyor. Kıyılarda sırayla çanlar öğleyi vuruyor.
J
Bir tekne geçiyor. Gülüşmeler duyuluyor. İnsanlar eğleniyor. Yaşamlarından bir andır bu, dünyanın tarihinden bir an.
J Serin rüzgâr yüze vuruyor. Yapraklar üzerinde ayak sesleri. Büyük beyaz bulutlardan sızan tatlı ışık. Ormanın koca ağaç gövdeleri altına serilmiş menekşe ve laleden halılar. Hepsi çok güzel...
J Bu uyumlu anı yakalamak. Zamanın akışı içine dalmak. Geçip giden var oluşun atışını algılamak. Yaşam anların art arda gelişidir.
J Mevsimlerin ve mevsim sevinçlerinin dönüşü. Mor menekşe derlemek, bülbülün ötüşünü dinlemek. Toy kırlangıçların uçuş derslerine tanıklık etmek. Biraz da hüzünle, sağanların bizi terk edişini, mor çiğdemlerin nemli topraktan bitişini gözlemek. J
Köklerini bulmak için doğaya kulak vermek, gerçekliğe demirlemek.
J Güneş ışınları ormana eğik geliyor. Ağaçların koyu renkli gövdelerini yaldızlıyor, kara toprak üzerine beyaz ışık sızıntıları bırakıyor. Hava serin, zaman zaman da neredeyse soğuk. Serin havanın burun deliklerimden girişini zevkle duyumsuyorum.
J Ormanın girişinde, akasyaların sonsuzcasına loplu yapraklarının açık yeşiline beyaz akasya çiçeği demetleri karışıyor. Dallarda taçyaprakları gökyüzünün canlı mavisine bir derinlik veriyor. Yavaş yavaş, şurda burda yere düşüyor, yoldaki tekerlek izlerini kar gibi örtüyorlar. Çiçeklerden çıkan koku seli yalnız yürüyüşçünün yolunu dolduruyor. J
Deniz üstünde günbatımını seyretmek için tepeye çıkarken, makilerin ağır kokularını solurken, aç kuşların bağırtılarını dinlerken, sevdiklerimin imgeleri, “yaşamım” denen bu engin olayda bana eşlik eden imgeler geliyor belleğime.
J
Doğanın bu gösterilerinin önüne, savaş ve felaket imgeleri çıkıyor kimi zaman. Güzel günlerin çok kırılgan olduğunu kendi kendine yinelemek gerek. Bu onları bizim için daha da değerli kılıyor.
Sarı düğün çiçekleri üzerinde “gündüz tavus kelebekleri” uçuşup duruyor. Çitin yakınında bir “mührüsüleyman” açmış. Korunun bitiminde dişbudaklar tohumlarını geliştiriyor. Uzakta bir guguk kuşu ötüyor.
J Sol başparmağım sağ bileğimin üzerinde, yüreğimin atışını duyumsuyorum. Uzun bir an, doğumumdan beri bana eşlik eden, var oluşumun yapısında bulunan bu sadık ve kaçınılmaz ritmi dinliyorum.
Bu ritmi bana aktarmış olan ana-babamın ve büyük ana-babalarımın hiç kopmayan zincirlenişi boyunca, başparmağımın altındaki bu vuruş beni doğrudan doğruya yeryüzü’ yaşamının uzak geçmişine bağlıyor, yüz milyonlarca yıldır süren bir öykünün içine sokuyor.
Ben Dünya’nın öyküsünün bu kesin anında yer alıyorum. Bu yürek atışının bana sağladığı bilinç meşalesini elli altmış yıl boyunca taşıyorum. Bir sürü başka insanın yüreği atmaya başlarken, benden önceki birçok başkası gibi benim yüreğimin atışı da .Dünya üzerindeki yaşamın eşsiz serüveninin döngüsü bu.
J
Yaz sonunda bir kuru gölcük. Güneş ufka doğru iniyor, ağaçların gölgelen yapraklarla örtülü çatlak toprak üzerinde uzanıyor. Bir kızılgerdan, kuru bir dala tünemiş bana bakıyor. Sonra gür bir yalancıçınarın içine dalıyor. Ardından, hafifçe sız1anışlı şakımalarını dinliyorum.
Dilenir ki bu armoni dolu anlar sonsuza dek sürsün. Gün gelip artık var olmayacaklarını düşünmek bile istemeyiz. Ancak fiziksel bozulma ve çok yakın bir dostun yakın zamandaki ölümü bana bu anların kırılganlığını, gelip geçiciliğini hatırlatır.
Sekoyalar ve Lübnansedirleri dikip sularken, büyümelerini seyrederken, bir bakıma geriye doğru saydım. Onları ancak belli bir boya kadar görebileceğim. Ama birkaç yüzyıl sonra ne kadar olacaklarını başka bahçelerden biliyorum. Benim için bu imgeler artık var olmayacağım bir dönemi somutlaştırıyor.
J Sarı topraktan yeşil mısır filizleri çıkıyor. İki kelebek filizler arasında uçuşuyor. Düşünüyorum: “Dünya’da kelebekler var. Onlarla aynı mekânı paylaşıyoruz.”
Altmış kadar yıl önce ben bu gezegene ulaştığımda, o çoktan kirlenmişti. 0 zamandan beri çok olaylar oldu: Dünya savaşı, Hiroşima bombası, aşırı sanayileşme, Çernobil ozon tabakasının incelmesi, sera etkisi. Biz durumu daha da kötüleştirdik ve geleceği ciddi ciddi tehlikeye soktuk. Yaşama alanımızı paylaşan birçok hayvan türü yok gitti.
Köylü ürününün verimini artırmak için böcek zehiri kullanıyor. İnsan gücünün büyüklüğü karşısında kelebeklerin kırılganlığını düşünmek gerek. Mısır bol veriyor, kelebek nüfusu hızla azalıyor. Onların geçici güzelliğinden daha ne kadar yararlanırız ki?
Bulutlar biribirini itiyor, aralarından uzun ışık parçaları geçiriyorlar. Kuşlar yapraklarının loşluğu içinde ötüyor, ağaçlar benimle birlikte kendilerini geceye bırakıyorlar.
J Geçen kış kırda bir fırtına oldu. Fırtına dinince ormana büyük bir hoşluk geldi. Fırtınanın kopardığı koca bir yuvarlak toprak tabakası yerden dik açıyla yükseliyor. Ya topraktan kök uçları çıkıyor; biraz korkunç gri renkleri aklıma ‘Dünya’nın göbeği” imgesini getiriyor. Yasak bir dünyaya gizli bakış. Çınar altında ölüler ülkesi. Odysseus’un nesine kavuştuğu çukur.
Şimdi açık yarayı buğdaygiller örtüyor, bu devlerin yaşadığı yere kök salıyor. Felaketler “geliyorum” der. Sonra da “geldiler” deyip başka konuya geçeriz.
J Bir Vietnam köyünde, küçük kızlar ülke giysileriyle şarkı söyleyip dans ediyorlar lüle parlak siyah saçları ahenkle sallanıyor. Döşeme tempolu küçük adımlarla tınlıyor. Gülüşmeler oluyor, coşku büyüyor.
Bu çocukların hepsi savaşta ailelerini kaybetti. Onları kızıl Kmerlerin yaktığı köylerin duman tüten yıkıntıları içinden çıkardılar. Bombardıman geceleri onları ölümle yüz yüze getirdi. Yaşama şansları çok azdı.
Birkaç yıl ve büyük bir gönül yüceliği, manzarayı tamamen değiştirdi. Çocukça seslerinin verdiği mesaj açık. Yaşam dipdiri ve zaman kimi kez ondan yana.
J Haziranda kuru bir dal yavru kuşlara tünek olmuş; ana sutavuğu onlara bahçeden çilek getiriyor. Gelecek yıl dal gölün dibinde çürüyecek.
J Güneş çoktan battı, gece oluyor. Hava yumuşak. Kıyıdan boğuk sesler işitiliyor. Bir parkta birkaç kız ve oğlan çocuğu ağzı denize dönük bir top bataryasının çevresine toplanmış. Uzun borular üzerine tünemişler, bembeyaz giysileri koyu renkli madene sürtünüp yıpranıyor. Fısıltılar ve ses yükselmeleri bir yeniyetmelik havasını, kızışma ve baştan çıkarma halini akla getiriyor.
Kafamda bir flash-back. Savaş. Askerler topları dolduruyor. Top mermileri gecenin içinde gümbürdüyor. Işık parıltıları çoğalıyor, gürültü kulakları sağır ediyor. Açıkta gemiler alev alev yanıyor. Denizciler kendilerini buz gibi suya atıyorlar. Toplar öyle sıcak ki, yeniden doldurmak için beklemek gerekiyor.
Bu akşam, dilsiz toplar bu uzun güneşli günün ılıklığını koruyor. Karanlık iyice kaplıyor geceyi. Kumsalın ötesinde mırıldanan denizden başka bir şey işitilmiyor artık. Bir de zaman zaman, maden boruların üzerine oturmuş yeniyetmelerin neşeli gülüşleri. Zaman geçti. Toplar rol değiştirdi. Şimdi genç insanların tatlı heyecanlarına kucak açıyorlar.
J Fırtına zamanı dalgaların kayalık üzerinde kulakları sağır eden bu patlaması, milyonlarca yıldır yankılanıyor; bugün de ben tanıklık ediyorum ona. Uzun bir süre daha yankı ava devam edecek ama ben artık var olmadığım için işitmeyeceğim.
Gelip geçici bir kişide bilincin ortaya çıkışının gizemi. Bu başarının kuşaklar boyu sürüp gidişi. Peki ne kadar zaman için?
J
Yalın varoluşumuz karşısında şaşkınlığa düşmek. Doğum-öncesi ve ölüm-sonrası gizemleriyle ilgili şaşırtıcı ölçüde basit gerçek.
Yaşamımızın bir zaman aralığında bulunduğunu, takvim yılı olarak hesaplandığını, bir yüzyıla ya da biribirini izleyen iki yüzyıla sığdığını düşünmek bize doğal geliyor.
Ne ki takvim uylaşıma dayalıdır. Biz zamanın ne olduğunu bildiğimizi sanıyoruz. İnsan beyninin dışında zaman var mı? Biz yokken de akıp gidiyor mu?
Dört mevsimin öylesine tanıdık olan sıralanışının birkaç yinelenmesinin ötesinde, bir sürü dostumuzun sırrına erdiği o hiç bilinmeyen, hiç bilinemeyen alan uzanır. ,
MEZARLIKTA
Ölülerin yattığı bahçeyi ziyaret etmeyi severim. Geçip giden yaşam karşısında, hücrelerimize işlenmiş, onları yaşlanmaya götüren, böylece Dünya üzerindeki varoluşumuzun süresini belirleyen zaman karşısında, kalıcılığın bekçisidir o.
Mezarlık düşünmeye davet eden ağır bir yerdir. Taşlar üzerinde adları görünenler biz daha yokken yaşıyorlardı. Bugünün canlıları yarın burada olacak. Yüzleri değiştirmeye bir yüzyıl yetiyor.
Mezarlığın artık kimsenin gömülmediği eski kısmında taşlar çıplak. Kimi ağır ağır yere doğru eğiliyor. Kimiyse çoktan yerle bir olmuş. Sarımtırak liken tabakaları altında taşların yazılan neredeyse silinmiş. Yer yer çok eski olmayan tarihler okunuyor. Bu yolları arşınlamak bile, gerçek yokoluşumuzun aşamalarını görmeye yetiyor.
J
İnsanlar ölüyor, ama yaşam hiçbir şey olmamış gibi bir biçimde devam ediyor. Ölümü bir bitiş olarak değil, olimpiyat ateşini sönmeden başkasına aktaran Yunanlı koşucu örneği, bir bayrak yarışı aşaması olarak görmek gerek. Yaşamımız kısa, ama türümüz uzun süreli. Hepimiz zincir baklalarının sorumluluğunu taşıyoruz.
Anneme mırıldanarak “Göreceksin... iyileşeceksin derken yalan söylediğimi hissediyordum. Ona tam tersini söylemem gerekiyordu: Öleceksin; onu konuşalım!”
Ölümle ilişkimiz temelde ikilidir. Onu olabildiğince uzun süre geciktirmek, ama bir yandan da yaşamın normal bir parçası olarak kabul etmek. Yaşam güçlerinin kazanmaya çalışması gerekir, ama yenilmeleri de gerekir. Varlığını sürdürmek için çanla başla savaşmak ve ölümü bilinmeyene doğru doğal bir geçit olarak karşılamak. Belki hiçlik. Belki değil. Nihayet bilme noktasında olmanın getirdiği merak son anlarımıza güç verebilir mi?
DOĞA ÜZERİNE
Ağustos ayının ılık gecesi. Derin bir karanlık. Kalın dalların koyu renkli gövdeleri arasından Samanyolu beyaz kıvrımlarını gösteriyor. Yoğun bir sessizlik.
İnsanlarla yıldızlar arasında bambaşka bir dünyadaymış gibi gizli bir ilişki kurulur. Düşselliğin sınırında duru bir gerçeklik. Ulaşılamayan, uzak, ama güvenilebilecek bir dünya. Gündüzün gök mavisinin ardında, yoğun bulutların ardında hep o dünya vardır. Akşam olunca yeniden kavuşmalar kesindir. Kaygılar kıskacını o kavuşmalar gevşetir.
|