HAK-ANALİZ

6.24.2007 - BOŞLUK (1)

Kategori: Bosluk

Hubert Reeves

BOŞLUK

 

Gölün suyu dingin. Hava hafif sisli. Yaprakların taze yeşili dağların soluk mavisi üzerine düşüyor. Kıyılarda sırayla çanlar öğleyi vuruyor.

J

Bir tekne geçiyor. Gülüşmeler duyuluyor. İnsanlar eğleniyor. Yaşamlarından bir andır bu, dünyanın tarihinden bir an.

J
Serin rüzgâr yüze vuruyor. Yapraklar üzerinde ayak sesleri. Büyük beyaz bulutlardan sızan tatlı ışık. Ormanın koca ağaç gövdeleri altına serilmiş menekşe ve laleden halılar. Hepsi çok güzel...

J
Bu uyumlu anı yakalamak. Zamanın akışı içine dalmak. Geçip giden var oluşun atışını algılamak. Yaşam anların art arda gelişidir.

J
Mevsimlerin ve mevsim sevinçlerinin dönüşü. Mor menekşe derlemek, bülbülün ötüşünü dinlemek. Toy kırlangıçların uçuş derslerine tanıklık etmek. Biraz da hüzünle, sağanların bizi terk edişini, mor çiğdemlerin nemli topraktan bitişini gözlemek.
J

Köklerini bulmak için doğaya kulak vermek, gerçekliğe demirlemek.

J
Güneş ışınları ormana eğik geliyor. Ağaçların koyu renkli gövdelerini yaldızlıyor, kara toprak üzerine beyaz ışık sızıntıları bırakıyor. Hava serin, zaman zaman da neredeyse soğuk. Serin havanın burun deliklerimden girişini zevkle duyumsuyorum.

J
Ormanın girişinde, akasyaların sonsuzcasına loplu yapraklarının açık yeşiline beyaz akasya çiçeği demetleri karışıyor. Dallarda taçyaprakları gökyüzünün canlı mavisine bir derinlik veriyor. Yavaş yavaş, şurda burda yere düşüyor, yoldaki tekerlek izlerini kar gibi örtüyorlar. Çiçeklerden çıkan koku seli yalnız yürüyüşçünün yolunu dolduruyor.
J

Deniz üstünde günbatımını seyretmek için tepeye çıkarken, makilerin ağır kokularını solurken, aç kuşların bağırtılarını dinlerken, sevdiklerimin imgeleri, “yaşamım” denen bu engin olayda bana eşlik eden imgeler geliyor belleğime.

J

Doğanın bu gösterilerinin önüne, savaş ve felaket imgeleri çıkıyor kimi zaman. Güzel günlerin çok kırılgan olduğunu kendi kendine yinelemek gerek. Bu onları bizim için daha da değerli kılıyor.

Sarı düğün çiçekleri üzerinde “gündüz tavus kelebekleri” uçuşup duruyor. Çitin yakınında bir “mührüsüleyman” açmış. Korunun bitiminde dişbudaklar tohumlarını geliştiriyor. Uzakta bir guguk kuşu ötüyor.

J
Sol başparmağım sağ bileğimin üzerinde, yüreğimin atışını duyumsuyorum. Uzun bir an, doğumumdan beri bana eşlik eden, var oluşumun yapısında bulunan bu sadık ve kaçınılmaz ritmi dinliyorum.

Bu ritmi bana aktarmış olan ana-babamın ve büyük ana-babalarımın hiç kopmayan zincirlenişi boyunca, başparmağımın altındaki bu vuruş beni doğrudan doğruya yeryüzü’ yaşamının uzak geçmişine bağlıyor, yüz milyonlarca yıldır süren bir öykünün içine sokuyor.

Ben Dünya’nın öyküsünün bu kesin anında yer alıyorum. Bu yürek atışının bana sağladığı bilinç meşalesini elli altmış yıl boyunca taşıyorum. Bir sürü başka insanın yüreği atmaya başlarken, benden önceki birçok başkası gibi benim yüreğimin atışı da .Dünya üzerindeki yaşamın eşsiz serüveninin döngüsü bu.

J

Yaz sonunda bir kuru gölcük. Güneş ufka doğru iniyor, ağaçların gölgelen yapraklarla örtülü çatlak toprak üzerinde uzanıyor. Bir kızılgerdan, kuru bir dala tünemiş bana bakıyor. Sonra gür bir yalancıçınarın içine dalıyor. Ardından, hafifçe sız1anışlı şakımalarını dinliyorum.

Dilenir ki bu armoni dolu anlar sonsuza dek sürsün. Gün gelip artık var olmayacaklarını düşünmek bile istemeyiz. Ancak fiziksel bozulma ve çok yakın bir dostun yakın zamandaki ölümü bana bu anların kırılganlığını, gelip geçiciliğini hatırlatır.


Sekoyalar ve Lübnansedirleri dikip sularken, büyümelerini seyrederken, bir bakıma geriye doğru saydım. Onları ancak belli bir boya kadar görebileceğim. Ama birkaç yüzyıl sonra ne kadar olacaklarını başka bahçelerden biliyorum. Benim için bu imgeler artık var olmayacağım bir dönemi somutlaştırıyor.

J
Sarı topraktan yeşil mısır filizleri çıkıyor. İki kelebek filizler arasında uçuşuyor. Düşünüyorum: “Dünya’da kelebekler var. Onlarla aynı mekânı paylaşıyoruz.”


Altmış kadar yıl önce ben bu gezegene ulaştığımda, o çoktan kirlenmişti. 0 zamandan beri çok olaylar oldu: Dünya savaşı, Hiroşima bombası, aşırı sanayileşme, Çernobil ozon tabakasının incelmesi, sera etkisi. Biz durumu daha da kötüleştirdik ve geleceği ciddi ciddi tehlikeye soktuk. Yaşama alanımızı paylaşan birçok hayvan türü yok gitti.


Köylü ürününün verimini artırmak için böcek zehiri kullanıyor. İnsan gücünün büyüklüğü karşısında kelebeklerin kırılganlığını düşünmek gerek. Mısır bol veriyor, kelebek nüfusu hızla azalıyor. Onların geçici güzelliğinden daha ne kadar yararlanırız ki?


Bulutlar biribirini itiyor, aralarından uzun ışık parçaları geçiriyorlar.  Kuşlar yapraklarının loşluğu içinde ötüyor, ağaçlar benimle birlikte kendilerini geceye bırakıyorlar.

J
Geçen kış kırda bir fırtına oldu. Fırtına dinince ormana büyük bir hoşluk geldi. Fırtınanın kopardığı koca bir yuvarlak toprak tabakası yerden dik açıyla yükseliyor. Ya topraktan kök uçları çıkıyor; biraz korkunç gri renkleri aklıma ‘Dünya’nın göbeği”
imgesini getiriyor. Yasak bir dünyaya gizli bakış. Çınar altında ölüler ülkesi. Odysseus’un nesine kavuştuğu çukur.


Şimdi açık yarayı buğdaygiller örtüyor, bu devlerin yaşadığı yere kök salıyor. Felaketler “geliyorum” der. Sonra da “geldiler” deyip başka konuya geçeriz.

J
Bir Vietnam köyünde, küçük kızlar ülke giysileriyle şarkı söyleyip dans ediyorlar lüle parlak siyah saçları ahenkle sallanıyor. Döşeme tempolu küçük adımlarla tınlıyor. Gülüşmeler oluyor, coşku büyüyor.

Bu çocukların hepsi savaşta ailelerini kaybetti. Onları kızıl Kmerlerin yaktığı köylerin duman tüten yıkıntıları içinden çıkardılar. Bombardıman geceleri onları ölümle yüz yüze getirdi. Yaşama şansları çok azdı.


Birkaç yıl ve büyük bir gönül yüceliği, manzarayı tamamen değiştirdi. Çocukça seslerinin verdiği mesaj açık. Yaşam dipdiri ve zaman kimi kez ondan yana.

J
Haziranda kuru bir dal yavru kuşlara tünek olmuş; ana sutavuğu onlara bahçeden çilek getiriyor. Gelecek yıl dal gölün dibinde çürüyecek.

J
Güneş çoktan battı, gece oluyor. Hava yumuşak. Kıyıdan boğuk sesler işitiliyor. Bir parkta birkaç kız ve oğlan çocuğu ağzı denize dönük bir top bataryasının çevresine toplanmış. Uzun borular üzerine tünemişler, bembeyaz giysileri koyu renkli madene sürtünüp yıpranıyor. Fısıltılar ve ses yükselmeleri bir yeniyetmelik havasını, kızışma ve baştan çıkarma halini akla getiriyor.

Kafamda bir flash-back. Savaş. Askerler topları dolduruyor. Top mermileri gecenin içinde gümbürdüyor. Işık parıltıları çoğalıyor, gürültü kulakları sağır ediyor. Açıkta gemiler alev alev yanıyor. Denizciler kendilerini buz gibi suya atıyorlar. Toplar öyle sıcak ki, yeniden doldurmak için beklemek gerekiyor.


Bu akşam, dilsiz toplar bu uzun güneşli günün ılıklığını koruyor. Karanlık iyice kaplıyor geceyi. Kumsalın ötesinde mırıldanan denizden başka bir şey işitilmiyor artık. Bir de zaman zaman, maden boruların üzerine oturmuş yeniyetmelerin neşeli gülüşleri. Zaman geçti. Toplar rol değiştirdi. Şimdi genç insanların tatlı heyecanlarına kucak açıyorlar.

J
Fırtına zamanı dalgaların kayalık üzerinde kulakları sağır eden bu patlaması, milyonlarca yıldır yankılanıyor; bugün de ben tanıklık ediyorum ona. Uzun bir süre daha yankı ava devam edecek ama ben artık var olmadığım için işitmeyeceğim.

Gelip geçici bir kişide bilincin ortaya çıkışının gizemi. Bu başarının kuşaklar boyu sürüp gidişi. Peki ne kadar zaman için?


J

Yalın varoluşumuz karşısında şaşkınlığa düşmek. Doğum-öncesi ve ölüm-sonrası gizemleriyle ilgili şaşırtıcı ölçüde basit gerçek.

 Yaşamımızın bir zaman aralığında bulunduğunu, takvim yılı olarak hesaplandığını, bir yüzyıla ya da biribirini izleyen iki yüzyıla sığdığını düşünmek bize doğal geliyor.

Ne ki takvim uylaşıma dayalıdır. Biz zamanın ne olduğunu bildiğimizi sanıyoruz. İnsan beyninin dışında zaman var mı? Biz yokken de akıp gidiyor mu?

Dört mevsimin öylesine tanıdık olan sıralanışının birkaç yinelenmesinin ötesinde, bir sürü dostumuzun sırrına erdiği o hiç bilinmeyen, hiç bilinemeyen alan uzanır. ,

 

 

MEZARLIKTA

Ölülerin yattığı bahçeyi ziyaret etmeyi severim. Geçip giden yaşam karşısında, hücrelerimize işlenmiş, onları yaşlanmaya götüren, böylece Dünya üzerindeki varoluşumuzun süresini belirleyen zaman karşısında, kalıcılığın bekçisidir o.

Mezarlık düşünmeye davet eden ağır bir yerdir. Taşlar üzerinde adları görünenler biz daha yokken yaşıyorlardı. Bugünün canlıları yarın burada olacak. Yüzleri değiştirmeye bir yüzyıl yetiyor.

Mezarlığın artık kimsenin gömülmediği eski kısmında taşlar çıplak. Kimi ağır ağır yere doğru eğiliyor. Kimiyse çoktan yerle bir olmuş. Sarımtırak liken tabakaları altında taşların yazılan neredeyse silinmiş. Yer yer çok eski olmayan tarihler okunuyor. Bu yolları arşınlamak bile, gerçek yokoluşumuzun aşamalarını görmeye yetiyor.

J

İnsanlar ölüyor, ama yaşam hiçbir şey olmamış gibi bir biçimde devam ediyor. Ölümü bir bitiş olarak değil, olimpiyat ateşini sönmeden başkasına aktaran Yunanlı koşucu örneği, bir bayrak yarışı aşaması olarak görmek gerek. Yaşamımız kısa, ama türümüz uzun süreli. Hepimiz zincir baklalarının sorumluluğunu taşıyoruz.

Anneme mırıldanarak “Göreceksin... iyileşeceksin derken yalan söylediğimi hissediyordum. Ona tam tersini söylemem gerekiyordu: Öleceksin; onu konuşalım!”

Ölümle ilişkimiz temelde ikilidir. Onu olabildiğince uzun süre geciktirmek, ama bir yandan da yaşamın normal bir parçası olarak kabul etmek. Yaşam güçlerinin kazanmaya çalışması gerekir, ama yenilmeleri de gerekir. Varlığını sürdürmek için çanla başla savaşmak ve ölümü bilinmeyene doğru doğal bir geçit olarak karşılamak. Belki hiçlik. Belki değil. Nihayet bilme noktasında olmanın getirdiği merak son anlarımıza güç verebilir mi?


DOĞA ÜZERİNE

 

Ağustos ayının ılık gecesi. Derin bir karanlık. Kalın dalların koyu renkli gövdeleri arasından Samanyolu beyaz kıvrımlarını gösteriyor. Yoğun bir sessizlik.

İnsanlarla yıldızlar arasında bambaşka bir dünyadaymış gibi gizli bir ilişki kurulur. Düşselliğin sınırında duru bir gerçeklik. Ulaşılamayan, uzak, ama güvenilebilecek bir dünya. Gündüzün gök mavisinin ardında, yoğun bulutların ardında hep o dünya vardır. Akşam olunca yeniden kavuşmalar kesindir. Kaygılar kıskacını o kavuşmalar gevşetir.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6.24.2007 - BOŞLUK (2)

Kategori: Bosluk

Düşsel boyutları bir yana, yıldızlar gerçekten vardır. Üstelik onların gizemi hakkında sahip olduklarımızı artık yalnızca düşe borçlu değiliz. Teleskoplar sayesinde yıldızlar da bilgi nesnesi oldu. Onların evrendeki yerlerini keşfediyor ve anlıyoruz; kendi varoluşumuzun tarihindeki başrollerini de.

J
Rönesans’la ve teleskopların gelişmesiyle birlikte, gökyüzü birdenbire dev boyutlar kazandı, Yer artık çevresinde yıldızların döndüğü devinimsiz bir kütle değildir. Ay ve gezegenler gibi o da bir gök cismidir. Bütün bu yıldızlar da bir an için dünyanın yeni merkezi haline gelen Güneş’in çevresinde dönerler

Ama bu uzun sürmedi. Çabucak anlaşıldı ki Güneş Aysız güzel gecelerde gökte parlayanlara benzer bir yıldızdır. Doğrusu, Samanyolumuzun kenar mahallelerinde bir yerde kaybolmuş, tamamen sıradan bir yıldız. Öteki yıldızlar bizim Güneşimiz kadar parlamıyorsa, bu yalnızca çok çok daha uzakta olmalarındandır. (Anaksagoras bunu ta o zaman görmüştü). Işık bize Güneş’ten sekiz dakikada gelir, ama öteki yıldızların ışığının gelişi çok yıllar alır.

XVIII. ve XIX. yüzyıllarda evren bizim bugün galaksi dediğimiz Samanyolu’yla bir sayılıyordu.

Sonra, yüzyılımızın başında, yeni bir bilgi: Galaksimiz tek değil!

Durmadan yenileri keşfediliyor, bizimkinin az çok benzerleri. Şimdiye dek milyarlarca ışık yılı uzaklığa dağılmış yüz milyarlarca galaksi ortaya çıkarıldı. Sayılan belki de sonsuz.

J

Penceremden, yavaş yavaş geceden çıkan karanlık denizi görüyorum. Bakışım harelenen dalgalan izliyor. Sabah güneşi kıyı boyunca beyaz kumları, ardından ufuktaki burnu ve hala gecenin içinde olan bulutların pembe sınırlarını aydınlatıyor.

Yer kendi çevresinde dönüyor ve küremizin bu bölgesi bir kez daha aydınlığa giriyor. Gecenin karanlığında hasım ve düşmanca olan koca okyanus, yeniden yumuşak yüzünü takınıyor. Yabancı yıldızların yörüngesindeki başka gezegenleri düşünüyorum, şu anda eceden gündüze geçmekte olan ve sakinlerinin bakışlarını kaygılardan kurtaran.

J
Kıyı boyunca sayısız yerleşim uzanıyor. Birkaç milyon yıl önce Yer’in bu hareketi ışığı buraya, yaban kira getirmişti. Daha sonra insanoğlu çoğaldı ve evler ortaya çıktı. Bugünse ben, Sicilya’nın bu köşesinden bu dünyaya ne olduğuna bakıyorum.

Güneş akkor halinde bir gaz kütlesidir. Yarıçapı Yer’in Ay’a uzaklığından iki kat daha büyüktür. Merkezdeki sıcaklığı on altı milyon derecedir. Dört milyar beş yüz milyon yıldır hidrojeni helyuma dönüştüren nükleer tepkimelerin merkezidir.

Soyutlamanın sınırında sonsuz gizlerle dolu olan bu yıldız, Baudelaire’in deyişiyle, “kendi donan kanında boğulduğu” zaman bize heyecan veren yıldızdır. Kızıl top üstünde zeka ile duyarlık bir araya gelir. Bilimsel bilgiler gerçek dünyanın algılanışını zenginleştirir.


J
25 Çağdaş gökbilimin mesajı. Eskiler gibi biz de göğe bağlı olduğumuzun bilincindeyiz. Ama daha önce hiç kimsenin hayal etmediği genişlikte bir çerçeve içinde. Yaşamımız dev bir boyut içinde yer alıyor. Gezegenler, yıldızlar, galaksiler onun büyüleyici parçaları. Varoluşumuzun kozmik tınlamaları var.


J
Orman eşzamanlı görüntüler halinde ağaçların yaşamını anlatıyor. Taze sürgünler, yetişkin bitkiler, yaşlanan kütükler. Toprak kuru dallarla kaplı. Dalların döküntülerinden yeni tohumların filizlendiği humus oluşuyor.

Orman bize yaşama kendi dinamik açısından bakmayı öğretiyor. Yaşamın dünyanın süresi içinde bütünleştirilmiş bir algısını edinmeyi...


J
Mayıs sabahı. Bir kurbağa bir nilüfer yaprağının üstünde durmuş, güneşte ısınıyor. Elma çiçeklen koca koca açmış, koku saçıyorlar; çeşit çeşit böcek, yabanarıları, balarıları çiçeklerin çevresinde dolaşıp duruyor. Bir kelebek. tam bir ustalıkla yönettiği uzun bir hortumu taçyapraklarına daldırıyor.

Becerikliliği, kendine güveni beni etkiliyor. Ne yapacağını çok iyi biliyor. Gerçekten işinin ehli. Düşünüyorum: Kelebeğin işini kelebek bilir. Onun yaşamı kendi önüne açıkça çizilmiş. Varoluşunun biçimini düşünmesi gereken insanın kaygısını o bilmiyor.


J
İnsanoğlu, hayvan gibi, doğasının kendisine dayattığı temel gereksinimleri karşılamak zorunda. Bu gereksinimler onun dünyaya bakışına biçim veriyor. Sayan aslanı için sevimli ceylan ilk olarak kendisini kıvrandıran açlığı dindirmenin bir aracıdır. Batılı oduncu için roman her şeyden önce bir işletmedir.

J
Varlıkları var oluşlarının ortasında bir araya getirme, yeryüzündeki yolculuğumuzun bu parkurunda yol arkadaşlarımızı buluşturma arzusu ile istenci, bu faydacı bakışın öte geçer. Bu gür ve dingin dalların altına girip koca ağaçların yoğun varlığı içinde yürür ben yokken de onların orada olduğunu düşünüyorum; ben artık olmayacağım zaman onların var olacağını...


Dünyaya nasıl bir bakış eşlik eder ki, karnı tok aslanın sayan otları arasındaki sakin adımlarına?
 
Bir şeyler söylemek, bu şeylerin söylenebilir oldugunu göstermek demektir aynı zamanda.

Atomlar kalıcıdır. Yok edilemezler. Oysa canlı organizmalar sürekli olarak tehdit altındadır. Yaşamımızı sürdürmek için savaşmak zorundayız. Ama uzun vadede ölüme mahkumuz. Hayatta kalma umudumuz bütünüyle dölümüzde kendini sürdürür. Soyun devam etmesi için, döllerimizin döl verecek çağa ulaşması için, onları korumamız, özenle kucaklamamız, o güç yaşama mesleğini onlara öğretmemiz gerekir.

J

“Doğa” dediğimiz şu gizemli varlıkla yüzleşmemiz gerek. Çünkü onun parçasını oluşturuyoruz ve onunla içten bağlıyız. Varoluşumuzun ardındaki gizli eldir o. Her yerde ona dokunuruz ya da daha doğrusu o her yerde bize dokunur, ama biz onu pekiyi bilmeyiz.


Ona akılla ve duyularla yaklaşırız. Dış iletişim ve iç düşünceyle. Bilimin doğa hakkında bize söylediği ve sanatın duyumsattığı.


J
Doğayı olduğu gibi algılamanın güçlüğü bizim ondan çıkıyor olmamızdan ileri gelir. Biz onun parçasıyız; onun bizde uyandırdığı izlenimler ve tepkimeler de öyle.


Doğa bizim aracılığımızla kendine kendisinin bir imgesini gönderir.


J
Milyarlarca yıldır süren bir tarihin içinde yer alıyoruz. Bize şimdi çok tanıdık gelen bu olgu daha birkaç yüzyıl önce insanoğlunca bilinmiyordu.


Bir kazı makinesi kırda bir havuz isteyen kentli için çukur kazıyor. Oluşan toprak yığınları içinde yontulmuş çakmaktaşları görülüyor. Birden, insanoğlunun yüz binlerce yıldır gezegenimizde yaşadığı olgusuyla karşı karşıya kalıyoruz. Kendi yaşamlarının da içinde bulunduğu uzun destanın varlığından hiç kuşku duymayan insanların.


Tıpkı art arda sayısız kuşağın tarihini giderek daha iyi ortaya çıkardığımız gibi, gezegenin biribirini izleyen çok sayıda jeolojik dönüşümlerini de keşfediyoruz. Sonra, galaksimizin varoluşunun ilk adımlarını, kozmosumuzun on beş milyar yıldır geçirdiği evrimin dönüm noktalarını öğreniyoruz. Bilimsel bilgiler, şimdimizi dev uzaylara ve sürelere dayandırıyor. Bizi evrenin bütününe bağlıyor.


J
Sık sık sorulan bir soru: ‘Evren bilinci ortaya çıkarmak için mi programlanmıştı?” Bugün keşfettiğimiz başlangıç özellikleriyle donanmış olan evrenimizde bilincin ortaya çıkmasının kaçınılmazlığını sorgulamak daha iyi olurdu.


J

Güzel doğada mı?


Güzellik dünya ile onu algılayan insanoğlunun buluşmasından doğar.


“Çılgın bir ot gördüm
Adını öğrendiğimde
Onu daha güzel buldum.”


Görülünce güzelleşti, adlandırılınca daha da güzelleşti.


“Monet İle-de-France’ın nilüferlerini resmettiğinden beri, hepsi daha güzelleşti, daha irileşti.” (Gaston Bachelard)


Güzellik insanın bakışından kaynaklanır. Ne ki insanın bakışı da doğadan kaynaklanır.

J

Güzel ya da çirkin, her yüzün ardında. birisi vardır.

J
Gördüğüm kişi onda ne gördüğümü bilmez.

 Ben de beni gören kişinin bende ne gördüğünü bilmem.

Dostlarımla birlikteyken, bana en az tanıdık gelen yaz kendi yüzümdür.


J
Birisinden, emeklemek için kollarını ve bacaklarını hangi sırayla hareket ettirdiğini, hareketsiz durarak betimlemesini isteyin. Çoğu durumda, yanıt hatalıdır. Oysa her insan bunu hatasız yapar. Kaslar “bilir”, düşünce ise el yordamıyla arar.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6.24.2007 - BOŞLUK (3)

Kategori: Bosluk

J
Bizde iki bilgi düzeyi bir aradadır: Sindirimin kimyasını bilen bedenimizin doğuştan, karmaşık bilgisi ile kan dolaşımını keşfetmek için yüzyıllarca uğraşmış olan düşüncemizin el yordamıyla edindiği ama giderek ilerleyen bilgisi. Bu ikincisi ilkinin kusurunu giderir. Baş ağrısını dindirmek için hap alırız.

Fizik, kimya ve biyoloji atomlarımızın, moleküllerimizin ve hücrelerimizin kendiliğinden “bildiklerini” “yeniden keşfetmeye” çalışır. Acaba bizim bilmediğimiz daha neleri biliyorlardır?

Matematik doğanın dilidir. Atomlar ile moleküller bizim tözümüzdür. Onların biribiriyle ilişkilerini keşfetmek kendi geçmişimizi ve kendi şimdimizi incelemektir. Bu da bizim var olmamızı sağlayan bu engin düzenleme hareketini biraz daha iyi anlamaktır.

J
Eskiden, insanı tanımlamak için “gülen hayvan” deniyordu. Oysa şöyle demek gerekirdi: bağlanmaya (se relier) çalışan hayvan. Religion (din) sözcüğü Latince “religere”den gelir. Antropologlar bize şunu öğretiyorlar: Elle tutulur olmayan tanrısal gerçeklikle ilişki kurup bu ilişkilere düzen getiren, böylece kendine, tüm gizemleri arasında ve tüm gizemlerine karşın, dünyaya bağlanma olanağı veren, apayrı bir insan topluluğu, en ilkelinden bir kabile değildir.

J
Coğrafi bakımdan, kozmik maddenin hemen hemen tamamında, hiç yok demeyelim de, çok ilkel bir düzenleme düzeyi vardır. Ne ki bu kaoslu okyanusta, kimi ayrıcalıklı yerlerde, uygun fizik koşulların kayırdığı adacıklarda, madde düzenleyici eğilimlerini ‘bırakabilmiş”, gizini kendinde taşıdığı harikalar yaratmıştır.

J
Bilimler, ancak XX. yüzyıldan itibaren, bilgilerin birikmesi sayesinde ve bunların engin bir kendine dönüşüyle4 birleşmelerini tamamlayabilmiştir. Farklı disiplinlerin edinimlerini yan yana koyarak engin bir bilgi freskosu yapılabilir. Bilim adamları da çabalamaları sırasında biraz unutmuş oldukları şeyi yeniden keşfederler. Yani ortak nesnelerinin bilimi yapan insanın yaşadığı evren olduğunu.

J
“Varolmak. Görünüşte yalın bir sözcük. Gerçekte ise öyle derin bir gizemi var ki. Chamonix vadisinin üstünde durup önümde Mont Blanc’ı gördüğüm zaman, Mont Blanc “vardır”. Yaklaşırsam kayalık yarlardan başka bir şey görmem. Mikroskopla bakarsam, onun “varlığı’ mineral oluşumlarının dokusunda kaybolur.

Gökyüzünde bir ördek topluluğu uçuyor, gergin boyunlarını yukarı doğru uzatmışlar.

Sayıyorum. Beş tane. Beş rakamı önümde varolmaya başlıyor.

Sayıların, onları düşünen zihnin dışında bir varoluş biçimi var mı?

J
Edinilen bilgilerden en iyi şekilde yararlanmak için, onlardan tüm zenginliklerini devşirmek için onlara çabucak alışmamak, şaşma süresini biraz uzatmak gerekir.

Bugün bitki ve hayvan yaşamıyla ilgili olguların olağanüstü incelmişlik derecesinin bilincine varmış bulunuyoruz. İncelik ve zeka ve orada her dönemeçte kendini açığa vurur.

 Doğada olup bitenleri anlama umudunu tamamen yitirme pahasına bile olsa, çok kapsayıcı açıklamalardan uzak durmak gerekir. Onların egemenliği çok daha zengin bir gerçekliği maskeleyebilir. Daha derin katmanlara inebilmek için sorgulayıcı kuşku içinde kalmayı kabul etmeli.

Biyolojik evrimin açıklaması olarak Yeni-Darwinci kuram -rastlantısal değişinimler ve doğal seçilim- için şöyle söylenebilir: “ ‘Şu’ var, sadece ‘şu’ var”. “Eksik” olan şey çağdaş
bilim için en önemli boşluklardan birini oluşturur. Bu eksiği büyü ya da mucize dolu açıklamalarla gidermeye çalışmamalıdır. Gerçeklik kuşkusuz sonsuzcasına daha ilginçtir.

J
Altmış beş milyon yıl önce, bir göktaşı Dünya’ya çarptı. Canlı türlerinin üçte biri yok oldu ki bunların tümü büyük kelerlerdi. Memeliler felakete karşı koyup hızlı bir gelişme aşamasına girdiler. Dünya üzerinde köpekler, kediler, filler, maymunlar... Ortaya çıktı ve onları insanlar izledi. Birçok paleontolog burada bir neden-etki ilişkisi görür. Onlara göre eski türlerin yok oluşu hızlı ve çok biçimli evrime serbest alan bıraktı.

Kozmosun tarihi kendini düzenleyen maddenin tarihidir. On beş milyar yıl önce, başlangıçtaki kaostan çağdaş dünyanın eşsiz karmaşıklığı doğdu: yaşam ve bilinç. Elinden her iş gelen doğa, bu noktaya ulaşmak için her çareye başvurur. Hem fizik yasalarının zorunluluğunu hem de gezegen çarpışmalarının olumsallığını kullanır. Göktaşı sadece silahın “sürgüsünü çekmiştir”.

Islak tarlalarda yabantereleri bitiyor. Gökyüzünde çok yükseklerde değişik bir şahin görkemle süzülüyor

J
Yer kendi çevresinde dönüyor ve bununla gece ve gündüze neden oluyor. Bu dev ve acımasız mekanizmanın etkileri çok çeşitli düzeylerdeki sayısız olayda kendini hissettiriyor. Güneş ufukta kayboluyor ve parça parça zayıf ışıklan yavaş yavaş sönüyor. Kırlangıçlar yuvaya dönüyor, yarasalar harekete geçiyor. Gündüzsefaları kapanıyor, gecesefaları pastel taçyapraklarını açıyor.


Belli bir düzeydeki olgulardan -burada gök cisimlerinin dönüşü- içinde başka düzeylerde çok sayıda olgunun yer aldığı çerçeveler çıkıyor. Ay’ın hareketi dönemli olarak deniz kıyılarını boşaltıp yeniden dolduruyor. Birçok bitki ve hayvan, hoş bir şekilde deniz tarafından “hak iddia edildiği” söylenen bu bölgede, gelgitlerin ritmiyle yaşıyor. Böylece gerçeklik oluşuyor.

J
Yaşlı bir köylü ürününü biçmiş, güz sisinde sırtında dirgeniyle evine dönüyor. Kuzeydeki bölgelerden soğuk hava dalgaları iniyor. Bunlar su buharını yoğunlaştırıyor ve kırlar gri renkli yoğun bir sisle örtülüyor. Kış bitince, erkek ve dişi tohumları fizik olarak yan yana getirme zorunluluğu, düğün törenlerinin, aşk acılarının, yürek sızılarının sonsuz çokluğuna yol açar.


Genç Dünya’nın bir başka gezegenle çarpışması onun Güneş çevresindeki yörüngesel ekseninde bir eğilmeye neden olmuş olabilir. Dört milyar yıl önce meydana gelen büyük felaket niteliğindeki bu olayı kimse görmemiştir. Ama etkileri hala sürüyor. Mevsimler çevrimini ona borçluyuz. Doğanın temel gerçeklikler üzerine nakış işleme sanatıdır o.

J

İnsanoğlu uzun zaman doğanın tek zeki varlığı olarak görüldü. Hayvanlar, kaba donanımlı aptal varlıklar, ilkel böceklerin gelişmiş halleriydi. Bu bağlamda, Yahudi-Hıristiyan geleneği için, ölümsüz ruhun insanlara özgü olması doğaldı.

Şu son otuz-kırk yılda, bizim çok sonra bilincine vardığımız bu incelikli ve derin inanç değişikliklerinden biri sayesinde, bakışımız kökten bir biçimde değişti. Hayvanların becerilerinin bilimsel olarak araştırılması bize gösterdi ki onların da doğayı olağanüstü bir incelikle kullanma yetenekleri var. Böylece teknolojik düzeyimizin onlarınkinden ne kadar geride olduğunu keşfettik.

J
Pusulayı yaklaşık bin yıl önce Çinliler icat etti. Posta güvercinleri, kaplumbağalar, bakteriler onu yüzlerce milyon yıldan beri kullanıyor. Radarın ilkesi son dünya savaşı sırasında doğmuştur. Gökteki düşman uçaklarının varlığını ortaya çıkarmak için geliştirilmiştir. Yarasalar birkaç milyon yıl önce tamamen radara benzeyen bir “sonar” geliştirmişlerdir. Yarasaların hedeflediği böcekler de onların gönderdiği dalgaları bozmayı bilir ki, bu 1992’deki Körfez Savaşı sırasında keşfedilip kullanılan bir tekniktir.


Doğa zekâ parıltıları saçar. Ne zaman yeni bir teknik icat etsek, doğanın uzun zamandır onun efendisi olduğunu ve onu bizden çok daha iyi kotardığını keşfederiz. Yararlanmak üzere doğanın teknik gizlerini aydınlatmaya yönelik bir girişime “biyonik” denir. Doğa her patikada bizden biraz daha uzaklaşır. Bizim en küçük bir fikrimiz olmadığı, geleceğin araştırmacılarının aydınlatmaya çalışacağı daha ne gizler barındırmaktadır, kim bilir?

J
Galiba doğanın duygu ve acıma üzerinde etkisi ağır basıyor. Napolyon “büyük savaşçı” olarak Avrupa’yı boydan boya geçerken kendini avlanan kırlangıçların zafer kazanmış soyuna yerleştirir. Doğanın “güzel kayıtsızlığı”.

J
Hayvan davranışlarını inceleyen bilim adamları yabanarılarının yuvalarını yağmalamak için bir kemirgen olan porsukla işbirliği yapan işaretçi kuşun öyküsünü anlatır. Guguk kuşu yumurtalarını başka kuşların yuvalarına yumurtlar; yavrular çıkınca da onları yetiştirme işini aldattığı ana-babaya bırakır.


Etkili ve acımasız olan doğa-hanımın büyük bir beyni, ancak çok küçük bir kalbi vardır.


J

Nükleer silahların birikmesi bugün türümüzün ortadan kalkmasını olanaklı kılıyor. İnsanlık kendini yok edebilir. Bu ürkütücü durumun bilincine vanimasının insan bilinci üzerinde yararlı bir etkisi vardır. En gözü pek teknisyen bile düşünmeye zorlanır. Bilim alanına etik zorla girer.


DUYULARIN ARAYIŞI

1 Gerçekliğin tutarlı olduğu düşüncesini kendiliğinden kabul ederiz. Sonra da bu tutarlılığın kanıtlarını ararız. Bilimin başarısı buna tanıklık eder. Ancak yalnızca belli bir dereceye kadar. Hiçbir şey bilimin başarısının en son noktada olduğunu kanıtlamaz. Alışılmış ölçütlerimize göre de kanıtlamaz. Ne olursa olsun herhangi bir ölçüte göre de kanıtlamaz. Araştırmacının işi tutarlılık alanını olabildiğince uzağa yaymaktır. Bunu da sınırsız bir şekilde yapabileceğine inanmak. Ama bir inanma ediminin söz konusu olduğunu gözden yitirmeden.

J
Mantığın varlığı mantıksal bir zorlama değildir ve kendi başına mantıksal bir yanı yoktur.

J
Gerçekliğin reçetesini ele geçirdiğimizi düşündüğümüz zaman onu elimizden kaçırırız.

J
Sorun Tanrının var olup olmadığını bilmek değildir. Daha çok Onun kim olduğunu ve neyle oynadığını bilmektir. Kozmosun evrimi, yaşamın ortaya çıkışı ve bizim kendi varlığımız hangi oyuna karşılık geliyor.

Bir polisiye romanın bölümlerini baştan sona okuyan okur çözümü tahmin etmeye çalışır. Usta yazar, okurun sezgilerini sürekli boşa çıkararak, ona görünüşte çıkış yolu olmayan bir durum betimlemeyi başaran yazardır. Örneğin Agatha Christie’nin On Küçük Zenci’sini düşünüyorum.

 Oysa, en derin karışıklıkta, hatta her türlü çözümün mantıkça olanaksız göründüğü anda bile, okur son bölümde her şeyin aydınlanacağını bilir. Hemen son sayfalara atlayabileceği düşüncesi okurun yoksunluk duygusunu dayanılır kılar.


J
Çok ustaca sürdürülen bir polisiye romanın son bölümünde, yazarın bahisten çekileceğini ve tüm kitap boyunca biriken bulmacaların çözümü olmadığını kabul edeceğini hayal etmişimdir kimi zaman. Okur kusura bakmasın, anlaşılacak hiçbir şey yok...

Burada elbette kendi var oluşumuzla benzeşim kurulmaktadır. İnsanoğlu, her kuşakta, gerçekliğin bir yerlerde bir anlamı olduğu kanısına derinden bağlanmıştır. Her çağda eldeki bilgilerle bu anlamı dile getirmeye çalışmıştır. Bu dile getirişler felsefi ya dinsel sistemler biçimini almıştır.

Ya son bölümde, saymaca romanımızdaki gibi, çözüm olmadığını keşfedersek?

İlkin bu varsayımın göz önünde bulundurulması gerektiğini kabul etmeliyiz. Hiçbir şey onu dışta bırakmamıza izin vermez. Sonra da bu düşünceyle yüzleşmeliyiz. Kimileri için kesinlikle kabul edilemez bir varsayımdır bu. Kimileri içinse, tersine, kışkırtma derecesinde, hatırı sayılır bir çekiciliği vardır. Bu yüzleşme gerçekleşti mi, bu tepkiler tanınıp kabul gördü mü, daha bir dinginlikle oraya geri dönebiliriz. Belki de gerçekliğin, her şeye karşın, bir anlamı vardır...

J

Dostlarım arasında, hayal gücü son derece geniş, yaratıcı, insanlığın büyük mitlerinin ritmiyle titreşen bir ressam var. Simyanın imgeleri sürekli onda barınır, ona esin verir. Sanatı ile yaşamı biribirine karışır

Bir gün bana astroloji hakkındaki görüşümü sordu, yanıt vermekte tereddüt ettim. Görüşümü açıkça dile getirmem uygun olur muydu? Benim kapalı konuşmam onun üzerinde kısırlaştırıcı bir etki bırakmaz mıydı? Yaygın deyişle, “dünyasını yıkmış” olmaz mıydım? Sonunda soruyu geçiştirdim.


Önemli olan zihniyetlerdeki, düşünce yapılarındaki farklılığın bilincinde olmaktır. Herkes kendi gerçekliğine anlam veren şeyi kendisi için, kendi olanaklarıyla arar. Şöyle denebilir, Nietzsche gibi: Önemli olan doğrunun ne olduğu değil, yaşamaya, özellikle de yaratmaya yarayanın ne olduğudur. Büyük mitsel imgeler yaratıcılığın derin kaynaklandır.

Ben “imansızlara” yapıldığı gibi astrologların “defterini dürmeyi” reddettim.

J
Bilimsel açıdan eski kuşaklara göre çok daha fazla yanıtımız var. Ne ki temel sorular bakımından onlarla aynı karanlık sularda yüzüyoruz.

Önemli olan keşif insanın kendini sürdürebilmesi, hiçbir şeyin kitaplıklarda-mezarlıklarda gömülüp unutulmaması. Lucretius, Montaigne, Pascal, Rousseau, Voltaire, Nietzsche, Goethe, doğa üzerine, insanın varoluşu üzerine düşündüler. Ayrıca, elbette, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan, düşüncelerini de kendileriyle birlikte götürecek olan toplumlar. Eskiçağ düşünürlerinin sezgileri ile bugünkü bilgilerin karşı karşıya konmasından, yeni sezgiler yaratan farklı aydınlanmalar doğabilir.

J
Her felsefe içinden çıktığı duygusal dünyanın ayrılmaz parçasıdır. İlginçliği, bir insan deneyimine, bir iç dünyanın dış dünyayla buluşmasına tanıklık etmesinden ileri gelir.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6.23.2007 - BOŞLUK (4)

Kategori: Bosluk

J
Gerçekliği düşünme çabamızın, modern bilimin bütün edinimlerini bir araya getirmesi gerekir, yoksa başarısız oluruz.

J
Rastlantı tek başına sadece dağınık yığınlar üretir. Saatçi sadece tekdüze saatler yapar.

J

Rastlantıyı ya da saatçiyi yardıma çağırmak, güven veren, sorumluluktan kurtaran kolay çözümlerdir.

J
Yetişkin olmak, fazla sıkıntı çekmeden, ‘Noel Babanın” var olmadığını kabul etmektir. Kuşku ve kesinsizlik içinde yaşamayı öğrenmektir.

J
İki bin yıl önce, Epikuros ölüm korkusunun bağımlılık ve boyun eğmeyi içerdiğini keşfetti. Ona göre, bundan kurtulmak için, “sonra” diye bir şey olmadığına inanmak yeter. Ne ki zeka kaygıyı iyileştirmez. Sonranın dinsel kaygısından, Noel Babaya inanmayı bıraktığımız gibi kurtulamayız.


Çağın sorunu insanın gereksinim duyduğu bu kutsallığı yeniden yaratmaktır, ama insanda neden olduğu sömürüye karşı koyarak.


Bilim bize var olan her şeyin -taş, yıldız, kurbağa ya da insan- aynı maddeden, aynı temel parçacıklardan yapıldığını öğretiyor. Tek fark parçacıkların biribirine göre düzenlenişinde. Tek fark karmaşıklık piramidine tırmanmak için gereken basamakların sayısında.

 

J
Bilimsel bilgiler bize insanın yeni bir imgesini veriyor. “Dünyanın merkez” olma iddialarından vazgeçmek zorunda kalan insan yeni bir yer ediniyor. Kendini doğanın düzenlenmiş varlıkları arasında çok yükseğe yerleştiriyor. Bütün kozmik olguları içinde barındıran bu uzun hazırlığın kendisini götürdüğü yere.


Bu yeri, kökeni ne olursa olsun bütün insan kardeşleriyle paylaşıyor. İnsan Haklarına saygı aynı zamanda evrenin tarihinde her bireyin öneminin bilincine varılması demektir.

 

J
Kütle ve hacim ölçeğinde insan hiçtir: Sınırsız uzayda bir toz tanesidir. Ancak çok daha anlamlı olan düzenlenme ölçütüne göre çok yükseklere yerleşir. Bizim bilgimize göre en yüksek basamakta, evrenin görülebildiği, kendi kökeni ve geleceği üzerine sorular sorabildiği bir yerde bulunur. Bizden önce kimse -en azından bizim gezegenimiz üzerinde- bu sorgulamaları yapamamıştır.


Bulutsular ve atomlarla birlikte, var olan her şeyle birlikte maddenin düzenlenişinin bu engin deneyimine katılıyoruz. Evrene yabancı olmak şöyle dursun, milyarlarca ışık yıllık bir genişlikte sürüp giden bir serüvenin içinde bulunuyoruz. On beş milyar yıllık bir gelişmeden sonra bizi yaratan bir kozmosun çocuklayız. Hindu geleneğinde olduğu gibi, taşlar ve yıldızlar bizim kardeşlerimiz. Böylece verimli yaşam alanımızın ortaya çıkmasına katkıda bulunmuş olan bütün canlılara, bitkilere ve hayvanlara bağımlı olduğumuzu keşfediyoruz.

J
”İnsani olan hiçbir şeyin bana yabancı olmadığını düşünüyorum” diye yazıyordu Terentius, iki bin yıl önce. Buna şu eklenebilir: Fizikle, kimyayla, biyolojiyle ilgili hiçbir şey bana yabancı değildir.


Bilim “Tanrı var mı? Yaşamın bir anlamı var mı? Ölümden sonra yaşam var mı?” gibi sorulara yanıt veremese bile, bilimsel bilgiler kendimizi yıldızlara, bitkilere, hayvanlara göre kozmosta bir yere yerleştirmemize izin veriyor. Bunlar bizim geçmişimizi yeniden anlatıyor, kozmik köklerimizi yeniden buluyor, kendini düzenleyen maddenin, içinde bizim de yer aldığımız serüvenini betimliyor.

J
Kendine bir türlü yakasını sıyıramadığı problemler yaratan “aşırı-düşünce”den sakınmak gerek. Tanımlanamayan iki kavram olan “madde’ ile “ruh’ çevresinde maddeciler ile ruhçuların kavgası, örneğin.


Ya da Voltaire’in tanrıbilimi. “Saatçi yoksa bir saat hayal edemem.” Böyle bir uslamlama doğrulanışını günlük yaşamımızda bulur. Gerçekliğimizin ölçeğinde, bu uslamlamadan kaçılamaz. Voltaire bunun tüm evren ölçeğine genelleştirilebileceği varsayımını getirmiştir. Voltaire gibi, evrenin dışında bir varlığın var olduğu sonucuna varılabilir mi?


Düşüncenin alçakgönüllülüğü. “Minimal düşünme” deyimini severim. Yorumların kendi kendine işleri karıştırmasına engel olmak için gözlemlerin “en yakınına” dayanılır.

Kozmosun evrimi boyunca karmaşıklığın artışı bana en önemli kozmolojik gözlem olarak görünüyor. Benim bu olgu karşısındaki tepkim, daha çok sözcüğün en belirsiz anlamında “canlıcı” turden olur. Doğada gizemli bir biçimde düzenleme dürtüsünün bulunduğu düşüncesini gönülden kabul ederim. Bir yerlerde” bunun bir tasarıya karşılık geldiğini de.


Kimin, neyin tasarısı, kim için, niçin?


Hiçbir şey bilmiyorum.


Bu sözcükleri dile getirerek çok ileri gittiğimin bilinciyle, burada duracağım...

J
Yaşamın ve ölümün anlamı konusunda Tanrının “akıl almaz” sessizliği. “Kulaklarınızı açın” diye yanıtlar inananlar. Ne ki kültürden kültüre yanıtlar değişir. Çok sayıda Cisimleşme mi, cennette yeniden dirilme mi? Belki de fark önemsiz.

J
Çocukken İkinci Dünya Savaşını yaşadım. Yok etme kampları bana dünyada korkunun varlığını öğretti. Sonra Normandiya çıkarması oldu. Sonunda adalet egemen oldu ve kötüler cezalandırıldı.


Çocuğun korkuyla temas kurduğu ilk düzeydir bu. Sinemada ya da televizyonda öykü iyi biter. İkinci düzeyde çocuk, gerçeklikte öykünün çok kötü de bitebildiğini keşfeder. Hututlar ile Tutsiler kendi “çıkarmalarını” korkarım uzun süre bekleyecekler.

 J
Deniz uzun beyaz dalgalarını sivri kayalıklara doğru atıyor. Zeytin ağaçlarının yeşili bir bulut kümesinin sessizce dolaştığı gökyüzünü sahnenin önünden ayırıyor. Gün muhteşem, dünya güzel.


Peki Cezayir... Peki Kosova... Her gün haberler geliyor, hepsi biribirinden korkunç. Katliamlar, açlık, kolera, acı sonsuz gibi. Önümdeki bu şen denizin birkaç bin kilometre ötesinde korku hayal gücünün sınırlarını aşıyor. Binlerce kurban.


Bilmemek isterdik. Can çekişen çocukların şişmiş yüzleriyle, üst üste yığılmış kadavraların ölü imgeleriyle karşı karşıya kalmamak. Bunları artık düşünmemek: Neye yarar ki bu? Gözlerini Akdeniz’in mavisine dikmek. Ama bu gerçekler o kadar kolay unutulmaz. Her yanımızı kuşatır, her yanımızdan taşarlar. Nasıl yapmalı?


Bu imgeleri edilgin olarak kaydetmek yerine, onlara meydan okumalı. Hangi mesajları taşıyor bu imgeler? Bu mesajları nasıl almalı?

İlkin genel bir saptama. İnsan açısından, artık hiçbir şey kozmik karmaşıklık artışının “güzel tarihinde” yürümüyor. Doğa güçlerinin müdahalesiyle başlangıç koşullarından çıkış, evrenin tarihinin hoş bir imgesini veriyor. Yıldızlarda atomlar oluşuyor, yaşam ortaya çıkıyor ve Dünya üzerinde gelişiyor. Bu bağlamda, insanın korkuya ve çılgınlığa kapılmamayı başaramaması, gerçekliğin ve evrimin anlamına ilişkin her türlü “iyimser” yoruma en büyük engel.


Alınması daha da zor olan ikinci bir mesaj: Korku kesinlikle geri gelecektir. Şimdiye dek bizi yok etmediyse, şanslı olduğumuz içindir. Ona meydan okumaya hazırlanmak gerek. Ona edilgin olarak katılmayı reddetmek. Hayır demeye çalışmak. Bitmez tükenmez intikam mantığından kurtulmak. Hututlar Tutsileri katleder, çünkü Tutsiler Hutuları katletmiştir. Sırplar Hırvatları ortadan kaldırır, çünkü... Her zaman iyi bir gerekçe vardır ve katliamlar bitmez tükenmezcesine biribirini izler.


İntikamın toptan reddi ondan kurtulmanın tek olanakh biçimidir. Ödenecek bedel yaşamını yitirmektir. Kazanılacak ödül “yaşamı” kurtarmaktır.

J
Değiş tokuşa ve yardımlaşmaya vurgu. Doğa zaten harekete geçmiştir. Bize de onu izlemek düşer. Dirimsel stratejilerden aldığımız mirası bilgece yönetmek, doğaya kendini aşmayı sürdürme şansını vermenin tek biçimidir.

J
Doğa bize tamamen ahlakdışı görünür. Kedi işini bitirmeden önce fareyle uzun uzun oynar. Romalılar vahşi hayvanların insanları parçalayışını görmek için sirke gidiyorlardı. Doğal olan ille de dilenir olan değildir. İnsanoğlu kendini ‘doğanın bilinci” göreviyle öne itilmiş bulur. Ona düşen, kabul edilebilir davranış normlarını ortaya koymaktır. Doğanın yetersizliklerine çare bulmak.


J

“Yaşamdan yana” olmak. Yaşayan her şey için evrensel acıma. Bu yeğlemeler ussallık bakımından değil, değerler bakımındandır. Ussallık aşağıda yer alır. “Sağduyulu olan” ile “ussal olanı” biribirinden ayırmak gerekir. ilki sezgiyi ve duygusal olanı içerir. İkincisi ise yalnızca mantık sürecinin düzgün ilerleyişi anlamına gelir.

J
Darwinci bakışta zeka “yaşam savaşında” temel bir kozdur. Peki biyolojik evrim çerçevesinde bilinç hangi rolü oynar? Bilince zekanın eşlik etmesi zorunlu mudur? Gelecekte bilgisayarlar insanlar kadar zeki hale gelirse, kendi varlıklarının ve kendilerini çevreleyen dünyanın varlığının bilincinde olacaklar mı?


Bilinç başka şeylerin yanı sıra ölümlü olduğumuzu keşfetmemize yarıyor. Bunu bilmemek daha iyi olmaz mıydı? Öleceklerini bilmeyen hayvanlar -en azından öyle sayıyoruz-ölüm kaygısını yaşamıyorlar. Onları nasıl kıskanmayalım.


Buna karşılık, bilinç varlıkların buluşmasını sağlıyor; ötekinin öteki olarak tanınmasını. Biribirine bağlanmış bilgisayarlar karşılıklı duygular besleyebilirler mi biribirine? İki böceğin çiftleşmesi iki insan arasındaki duygusal buluşmadan daha az görülür.

J

Acıma ötekinin acısının, kaygısının bilincinden doğar. Duygu gibi o da bilinç olmadan var olamaz. Dünya ve evrenle ilişki ise hiç olmaz. Bilgisayarlar varoluşlarının anlamını kavramaya çalışmazlar.


Varoluşun geçiciliğinin bilinci şimdiki ana değer katar.

J
Geri kalanlara, bizden sonra yaşayacak olanlara bir çeşit manevi vasiyet bırakmamız gerek. Birkaç yıl birlikte olduğumuz gerçekliğin (“Üç küçük tur ve sonra çekip giderler”) anlamı konusunda algıladığımızı ve kavradığımızı sandığımız şeyi onlara iletmemiz gerek. Bu varlığı yönetme biçimimiz üzerine reçetelerimizi onlara aktarmamız gerek. Buna yaşama mesleği ya da yaşama sanatı denebilir.


İçten içe şu kanıyı taşıyorum ki başka varlıklarla -yol arkadaşlarımızla- ilişki kişisel yaşamımızın ve kesin olarak tüm kozmik evrimin en gizemli ve en önemli öğesidir.

Önemli olan evrenle temasın zenginliğinde yer alır. İç dünya ile dış dünyanın biribirine kavuştuğu yerde. Haz ve seyir düzeyindedir.
Müzik dünyanın yüreğine girmemizi sağlar. Mozart’ı, Schubert’i, Wagner’i dinlerken, yaşam ile müziği yaratan evren için içimde karşı konmaz bir coşku ve minnet duygusunun yükseldiğini hissediyorum.

H u b er t    R e e v e s

BOŞLUK - (Tübitak Yayınlarından iktibas edilmiştir.)

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımızda

Amacım, Türk Vergi Sistemini tanıtmak, yol göstermek, vergiyle ilgili sorularınızı en kısa zamanda ve sade bir dille ücretsiz olarak yanıtlamaktır.

Son yazılarım

Katma Değer Vergi Tevkifatı ve Hatalı Muhasebe Kaydı
Transfer Fiyatlandırması Yoluyla Örtülü Kazanç Dağıtımı 4.Bölüm
Transfer Fiyatlandırması Yoluyla Örtülü Kazanç Dağıtımı 3.Bölüm
Transfer Fiyatlandırması Yoluyla Örtülü Kazanç Dağıtımı 2.Bölüm
Transfer Fiyatlandırması Yoluyla Örtülü Kazanç Dağıtımı Analizin
TRANSFER FİYATLANDIRMASI’NIN ANALİZİ VE DÜZELTME HÜKMÜ
Bir mükellef dramı
28 Şubat'tan Ergenokon'a
e-haciz
Vergi dairesi müdürünün günlüğü
Basiret
Değişim
2009 Yılı umutsuzlukla başladı..
Hoşgeldin yeni yıl...
Nereye gidiyoruz...
Yüzsüzlüğün Böylesi
Ödeme kolaylığı
Kronoloji
Ehil İnsanın Doğruyu Bulması Kolaydır..
Çadır'dan Saray'a

Kategoriler

Arkadaşlarım

sonmez
abdullahyilmaz
haticane
memnunca
monica
evininhanimi
eleni231
hdogan
benhaladeliyim
onurxt
borsaci72
catdere
yineyagmuryagacak
turktv
filizvehobileri
cxonbasi
erkambin
karalamadefterim
ahmet Baba
kategorici
emeksevgivebilgi
vizyondakiler
aslimyanik
eklesene
damla113
hayatdenilen
perlaa
minenin
yuksektopuklar
sivyus
alimuraterbil
nevrisu
divlinyasam
tecworld
necipgenc
aslanyagmur
msenol
bilimeyolculuk
ajandatr
nettenparakazanmak
sarimutfak
esohan
yasamatesi28
Haberler